30/9/2006 - Batıya Muasır seviyeyi Osmanlı öğretti
Silah Çekmeyene Dokunmayın 28
Mayıs'ı 29 Mayıs'a bağlayan gece hava karardığı andan itibaren,
surların çevresinde binlerce ateş yakıldı. Ateşlerin yandığı yerlerden
tekbir sesleri yükseliyordu. Bu manzara dosta umut ve moral verirken,
düşmanın kalbinin derinlilerine korku salıyordu. Osmanlının bu son
gecede uyguladığı metot Bizans'tan nasıl görünüyordu, tarihçi Dukas'tan
dinleyelim: "Akşam olunca orduya dellaller göndererek bütün
çadırların kuvvetli ziyalar ile aydınlatma yapılmasını ve ateşler
yakılmasını emretti. Işıklar yandıktan sonra, hep birden yüksek sesle
tekbir getrdiler. Karada ve denizde yakılan ışıklar, bütün İstanbul'u,
Galata'yı, bütün gemileri ve karşı tarafta bulunan Üsküdar'ı, güneşin
ışığından daha parlak bir şekilde aydınlatıyordu. Denizin sathı, bütün,
şimşek ziyası kuvveti ile parlıyordu. Keşke yıldırım olsa idi; zira
yıldırım yalnız tenvir etmiyor, yakıyor ve mahvediyor. Bizanslılar,
Türk ordusunda yangın çıktığını zanneyliyorlar ve tamamıyla
mahvolmalarını temenni ediyorlardı." Osmanlı ordusu, geceyi yarınki son saldırıya hazırlık, ibadet ve dualarla geçirirken Bizans'ta korku ve panik hâkimdi. Bizans aynı gece Ayasofya'da tarihinin son Ortodoks ayini yapıyordu. "Son
gece Ayasofya'da ki ayinde imparator, Meryem Ana'nın geleceğini tebliğ
etti. Halk halâ, Türkler içeri girdiği zaman, meleklerin duvarları
yarıp ortaya çıkacakları ve Türkleri kovacakları beklentisi
içindeydi.(1) Melekler gelmedi, ruhanilerin ve meleklerin övdüğü bir
komutan ve askeri geldi. 29 Mayıs 1453 sabahı, Sabah namazını kılan
Sultan Mehmed, ordusuna çok nefis bir hitapta bulunur. Osmanlı ordusu
var gücü ile saldırıya geçti. Ordusunun başında komutanlar,
komutanların yanında Akşemseddin ve Molla Guranı gibi ulema da askerin
maneviyatını yükseltiyordu. Akşemseddin ve Molla Guranı dervişleri ile
surların etrafında dolaşıyor, getirdikleri tekbir ve salâvat–i şerifler
arşa yükseliyordu. Diğer tarafta mehter en hareketli parçaları
çalıyordu. Öğlen saatlerine doğru, Topkapı'daki surların burcuna
bayrak dikildi. Sultan Mehmed bayrağı surlarda gördüğü an yaptığı iş,
bulunduğu yerde tekbir getirerek toprak üzerine şükür secdesi yapmak
olur. Surlara ilk gediğin açıldığı yer Topkapı'dır, ardında diğer
bölgelerde de gedikler açılmaya başlar. Dışarıda bunlar olurken,
içerde yaşananları da Bizanslı tarihçi Prens Dukas'tan dinleyelim.
Tarihçi Öztuna derki; şimdi yazacaklarımı, düşmanımız olan bir tarihçi
bizzat görüp, kendisi yazmasaydı, dikkate almazdım. "Bizans
askerleri, alelade bir Türk askeri kadar bile harp fenninde bilgili
değildi. Zira Türk askerleri bu maksatla ve fikir ile yetiştiriliyordu.
Türk askerlerinin her biri Apollon'dan çok daha mahir okçu idi, modern
Herkul idiler ve her biri, 10 düşmana karşı gelebiliyordu." Öğlen
saatlerine doğru çarpışmalar surların üstünde yapılmaya başladı. Halk
Bizans askerleri ile Osmanlı askerlerinin burçlarda çarpıştığını
görmeye başladığı an, halk arasında panik başladı Halk kiliselere
sığınıyor, özelliklede Ayasofya'ya akın ediyordu. Osmanlı
askerleri şehrin içine girmiş, önce Cambazhane kapısı, sonra Topkapı ve
ardından da Eğrikapı, surları aşarak içeri giren askerler tarafından
sonuna kadar açılmıştı. Artık Osmanlı ordusu akın akın şehre
girmektedir. Şehre girmekte olan askerlerine Sultan Mehmed Han'dan,
Ortaçağı aşan talimat geldi: –Bize silah çekmeyen, bize mukavemet etmeyen kişilere hiçbir şekilde dokunmayın. Bizans'ın
mukavemeti kırılmış, sadece Bahçekapı mevkiinde çarpışma devam
ediyordu. Bahçekapı'daki çarpışma Bizans'a yardıma gelen Giritli
gönüllülerle Osmanlı askerleri arasında geçiyordu. Giritliler
kahramanca çarpışıyor, şehrin teslim olduğunu öğrenmelerine rağmen
çarpışmayı bırakmıyorlardı. Bu hadiseden haberdar olan Sultan Mehmed,
Giritlilerin kahramanca çarpışmaları çok hoşuna gider. Giritlilere,
çarpışmayı bıraktıkları takdirde, gemilere bindirip sağ salım
memleketlerine gönderme garantisi verdi.
Ben, Sultan Mehmed Han, Hepinize söylüyorum ki... Sultan
Mehmed öğlen de şehre girdi. Halk Sultan Mehmed'e sevgi gösterilerinde
bulundu. Sultan Mehmed sevgi gösterileri arasında Ayasofya'ya doğru
yürürken, askerlerde tekbir ve salâvatlar getiriyordu. Sultan Mehmed
Ayasofya'ya vardığında, on binlerce insan Ayasofya'da toplanmış korku
ve endişe içinde bekliyordu. Halkın arasında bulunan yüksek rütbeli
devlet adamları ve din adamları karşılarında 21 yaşında genç bir
delikanlı, Osmanlı sultanını görünce ağlayarak hep birlikte yerlere
kapandılar. Sultan Mehmed yerlere kapanmış olan insanlara öyle bir
seslenişi var ki, Sultan Mehmed, Kâinatın efendisinin 900 yıl önce
Mekke'nin fethinde sergilediği yüksek faziletin, aynısını "ne güzel
komutan" dediği ümmeti de İstanbul halkı için aynı şeyi yapıyordu. O
Mekke ki daha on yıl önce, kâinatın Efendisine yapmadığını bırakmış,
canından bezdirerek Medine hicret etmesini sağlamışlardı. Kendisine en
aşağılık işleri reva gören bir kavmin beldesine giren Kâinatın Efendisi
şöyle buyurmuştu. –Kim Ebû Süfyân'ın evine girerse emniyettedir, kim
kapısını kapar evinden dışarı çıkmazsa emniyettedir, kim silahını
atarsa o da emniyettedir. Kim Mescide, Ka'be'ye girerse o da
emniyettedir!"(2) Aradan 900 sene geçmiş, onun için "ne güzel
komutan" dediği 21 yaşındaki bir genç yüzlerce yıldır kimsenin ele
geçiremediği bir beldeyi ele geçirmiş, şehir halkı ayaklarına kapanmış
ağlamaktadır. O genç komutanda peygamberine layık cevabı veriyor: –Kalkınız!
Ben, Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki, bu andan itibaren, artık ne
hayatınız, nede hürriyetiniz hususunda gazab–ı şahanemden korkmayınız. Bu hadiseyi, bizzat olaya şahit olan Hıristiyan tarihçi şöyle anlatır: "Sultan,
Ayasofya'nın önüne gelince atından indi… Patrik ve bütün halk yerlere
kapanarak çok ağladılar. Fakat Sultan, onlara eli ile susmalarını
işaret etti. Sükûnet teessüs edince Patrik'e: –Ayağa kalk! Ben,
Sultan Mehmed, sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki,
bugünden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda,
benim gazabımdan korkmayınız, dedi.(3) Sonra Ayasofya'yı gezdi, o
sırada ikindi namazı vakti girmişti, Ayasofya'da ezan okunmasını
emretti. Ayasofya'da namaz kılacağını bildirdi ve Ayasofya namaz için
hazırlandı. İkindi namazı ile birlikte Ayasofya camiye dönüştürüldü. Sultan
Mehmed, İstanbul'un fethinde yaptığı uygulamalara dünyanın seyrini
değiştirmiştir. Yaptığı uygulamamalar değil ortaçağı, yeniçağı, uzay
çağını bile aşmıştı. Hatta içinde bulunduğumuz bilgi çağında bile
Sultan Mehmed'in bilgi ve insanlık ufkuna ulaşılmamıştır. İstanbul'daki
uygulamalarında Ortaçağ gelenek ve uygulamamalarını altüst etti. Kendi
dindaşlarının vermediği özgürlüğü onlara verdi. Sultan Mehmed'in
İstanbul halkına verdiği özgürlüğü, 20. yüzyılın hiçbir ülkesi kendi
halkına verememiştir. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyılda bile dünya
milletleri, Sultan Mehmed'in uygulamalarına uzaktır. Sultan
Mehmed, imparatorun ülkesini hakkıyla savunduğunu, kahramanca
savaştığını, elinde imkân olduğu halde kaçmadığını öğrenince, onun
ölüsüne dahi gerekli vazifenin yapılmasını ister. Son Bizans
imparatorunun cesedini arattırır. "imparatorun naşı cesetlerin arasında
bulunmuştur ve Fatih kendisine dini tören yaptırmış, gereken saygıyı
göstermiştir.(4)
İnanca ve İnsana Özgürlük Fethin sonu Sultan Mehmed'in fermanları İstanbul halkına duyurulur: "Savaş
sonrası, işgal, tecavüz ve kötü muameleden korkarak saklanan, kaçan
insanlar evlerine barklarına dönsünler. Çekinmeden, evlerine, işlerinin
başına dönsünler, her ferdin, malları, canları, ırzları koruma
altındadır. Dininiz, mezhebiniz, milli örf ve adetleriniz, Osmanlı
devletinin teminat ve garantisi altındadır." Yaşadığımız çağa
baktığımızda, Sultan Mehmed'in insanlık ufkunu yakalayabilmek için daha
çok mesafeler almamız gerektiği kanaatindeyiz. Çağımızın Rusya'sı,
ABD'si, Çin'i İngiliz'ini düşündükçe, Fatih Sultan Mehmed Han'ın ne
büyük deha olduğu daha iyi anlaşılıyor. Hele hele 20. yüzyılın ilk
yarısının Türkiye'sinde uygulanan insan hakları ihlalleri, dini ve
inancı yasaklamaları gördükçe, Sultan Mehmed daha iyi anlaşılıyor. Bugün
ülkemizde ve dünyanın bazı ülkelerinde Laiklik adına inançlara
getirilen yasaklamaları gördükçe Fatih Sultan Mehmed Han'ın ne çapta
adam olduğunu daha iyi idrak ediyoruz. Bütün bunları uygulayan 21
yaşında genç bir delikanlıdır. Fetihten sonraki günlerde Bizans'ın
ileri gelenleri toplanır ve Georgios Skolarios'u patrik seçerler. Bu
Patrik aynı zamanda Ortodoksların cihan patriği unvanını almıştır. Din
adamları heyeti, bu seçimi genç hükümdara arz ederler. Fatih Sultan
Mehmed Han, Patrik seçimini onaylar. Bu hadise Batı'da duyulduğunda,
adeta deprem etkisi yapar. Nasıl olmasın ki; o çağda Avrupa'da, Katolik
olmayan Hıristiyanlar diri diri, toprağa gömülüyor, yakılıyor,
öldürülüyordu. Değil ki farklı din mensuplarına yapılan uygulamalar,
Endülüs Müslümanları diri diri ateşlere atılıyordu. Böyle bir çağda bir
Fatih çıkıyor, din ve inanç serbestiyeti veriyor, hem de fethettiği bir
beldeye. O belde halkına kendi dini liderini seçme hakkı veriyor,
seçilen dini lideri tanıyor ve tasdik ediyor. Seçilen Patriği
yemeğe davet eden Fatih, kendisi ile dini ve felsefi sohbet ediyor.
Fatih'in yardım ve desteği ile birkaç gün içinde Bizans halkına hiçbir
zaman görmediği bir huzur ortamı sağlandı. 1 Haziran Cuma günü
Ayasofya'da Cuma namazı kılındı. Şehri manevi Fatihi Akşemseddin,
Ayasofya'da Fatih Sultan Mehmed Han adına hutbe okudu.
Gayri Müslimin Malları Teminat Altındadır Fatih
Sultan Mehmed'in İstanbul'daki uygulamaları akıllara durgunluk vermeye
devam etmektedir. Galata semti, Galata sulh yolu ile teslim oldu, ancak
savaşta Bizans'ın yanında yer almış, her türlü yardımda bulunmuştu.
Fatih Sultan Mehmed Han, galata ile ilgili uygulamalarında, oranın
halkında her türlü garantiyi verir, hatta korkudan evlerini terk eden,
sahipsiz evlerin içindeki eşyalara sayım yapılarak, evlerin kapıları
mühürlenir. Tâki sahipleri dönüp evlerini teslim alana kadar, kapıları
mühürlü kalır. Bu uygulama Fatih Sultan Mehmed Han'a ait bir
uygulamadır. Tarihte bir benzeri yoktur. 21 Yaşında genç
hükümdarın bunları nasıl yapabildiğini anlayamayanlara şu müjdeyi
hatırlatmakta fayda var "fethedecek komutan ne güzel komutandır." O
güzel insan, kimsenin yapamadığı güzellikleri yapıyordu. Fatih
Sultan Mehmed Han, şehirde hızlı imar faaliyeti başlatır. Yıkılan
binalar, iş yerleri yeniden yapılır. Bu arada top atışı ile yıkılan
surlar, şehrin görüntüsünü bozmasın diye, tamir edilir. Bu çalışmalara
daha çok esir alınan Bizans askerleri kullanılır. Fatih Sultan Mehmed
Han, çalıştırılan esirlere, emeklerinin karşılığı olarak yevmiye
verilmesini emreder. Bu yevmiye ile iş bitiminde bütün esirler
esaretlerini satın alırlar. Yanı kazandıkları paralarla esaretten
kurtulup özgürlüğe kavuşurlar. Bu uygulama da Ortaçağı altüst etmiştir.
Fatih Sultan Mehmed Han yaptığı her uygulama ile ortaçağın temellerini
sarsmaktadır. Fatih'in İstanbul'dan ayrılma zamanı gelmiştir.
Fatih Sultan, Bursa su–başısı Süleyman Bey'i İstanbul su başılığına
getirir. Ayrıca Hızır Bey'i de, İstanbul kadısı olarak atar. Kadı
İstanbul'un belediye başkanı makamı, su–başıda emniyet müdürü
konumundadır. Her iki görevliye talimatları, yapılacakları bildirir ve
halkın sevgi gösterileri arasında İstanbul'dan Edirne'ye doğru yola
çıkar.
Fatih’in Uygulamaları Hiristıyan Batı’nın Başını Döndürdü Sultan
Mehmed'in İstanbul'u fethettikten sonra, İstanbul'daki uygulamaları
batıda deprem etkisi yaptı. Sultan Mehmed İstanbul'u bir vitrin olarak
kullandı. Bizans batının sürekli irtibatta olduğu, doğudaki bir uç
kalesiydi. İstanbul'da yaşanan bir olay çok kısa surede batıda yankı
bulurdu. Dini olarak batının gözü üzerindeydi, çünkü önemli bir
Hıristiyan mezhebinin merkezi İstanbul'daydı. Siyasi olarak batının
gözü üzerindeydi, çünkü Hıristiyan Roma imparatorluğun başkenti
olduğundan manevi ağırlığı büyüktü. Ekonomik olarak önemliydi, devrin
dünya ticaretinde önemli bir mevkisi olan Cenevizliler İstanbul'u
ticaret üssü olarak kullanıyordu. Batı için deniz ticaretinin önemli
noktalarındandı. Bu üç önemli sebepten dolayı, İstanbul batı için
önemliydi, dikkate değerdi. Sultan Mehmed İstanbul'u bir vitrin olarak
kullandı ve mesajını bütün dünyaya buradan verdi. Sultan Mehmed'in
İstanbul'daki uygulamaları, bütün dünya devletlerinin yapısını salladı. Sultan
Mehmed'in yaptığı uygulamalara, o güne kadar görülmüş ve duyulmuş
şeyler değildir. Zaman içerisinde tedbir alınmazsa, çok büyük tehlike
ile karşı karşıya kalınabilirdi. Batı başına gelecekleri gördü ilk tepkileri, daha öncede olduğu gibi Osmanlıyı güç kullanarak durdurmak istediler. Papa bir beyanname yayınlayarak, Müslüman Türkler için eline kılıç alan her Hıristiyan'a cennet vaat etti. Bu büyük seferin maddi boyutunu halletmek için "mukaddes harp vergisi" adı ile yeni bir vergi türü icat ettiler. Sebep ne olursa olsun, bir Hıristiyan Müslüman'la irtibat kurarsa en ağır işkencelere uğratılarak öldürülecektir. İslam dini ortadan kaldırılıncaya kadar, aralarında ki ihtilaflar rafa kaldırılacak, tek hedef tek düşman Müslümanlar olacak. Bu kararlara uymayanlar, büyük işkencelere uğratılarak öldürecektir. Papa'lık
aldığı bu kararların uygulama şansı olmadığını biliyordu. Ancak
kendilerini ve kamuoyunu tatmin için başkada yapacakları bir şey yoktu.
Alınan bir başka karar da 1454 yılında Bavyera'da bir toplantı
tertiplenecek, bu toplantıya bütün Batı devletleri katılacaktır.(5)
Bunu da gerçekleştiremediler.
BATIYI ORTAÇAĞ KARANLIĞINDAN KURTARAN SULTAN
İstanbul'un
fethinin Avrupa ve İslam âlemi üzerine çok farklı etkileri oldu. İslam
âlemi İstanbul'un fethini bayram yaparak kutladı. Mısır'daki Abbasi
halifesi bütün camilerde Türk şehitler için Kur'an okutmuş, hutbelerde
fethi öven ve müminlere duygulu vaazlar yapılmıştır. İstanbul'un fethi
Müslüman Türk milletinin tarihinin en önemli olaylarından biridir.
Kimileri İstanbul'un fethinin tarihin en büyük olayı olduğunu söylerse
de, bir kimsi da en büyük olaylarından olduğunu söylemiştir. Bizde
şunu söyleriz ki; Hıristiyan batı açısından hiç şüphesiz tarihin en
büyük hadisesidir. Bizim içinde tarihin en büyük hadiselerinden
biridir. İstanbul'un fethinde dikkat çeken en önemli hadise Sultan
Mehmed'dir. Şöyle bir soru sorulsa; İstanbul'u eğer yıldırım Bayezid
fethetmiş olsaydı ne olurdu? Çok hayati bir soru… Yıldırım Bayezid,
istemiş olsaydı İstanbul'u fethedebilirdi. Yıldırım Bayezid İstanbul'u
fethetmiş olsaydı, fetih Hıristiyan batı için bir şey ifade etmeyecek.
Dolayısıyla da batı için tarihin en büyük hadisesi olmayacaktı. Türk
tarihi içinde, sıradan bir kahramanlık hadisesinden öteye gitmeyecekti.
Bu açıklamalardan sonra şunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz ki;
İstanbul'un fethi, Sultan Mehmed ile önem kazanmıştır. Surları yıkacak başkaları olabilir mi? Olur. Gemileri karadan başkaları yürütebilir mi? Yürütebilir. Bir asker on düşman askeri ile çarpışabilir mi? Çarpışabilir. Surlara çıkacak başka Ulubatlı Hasan'lar bulunabilir mi? Bulunabilir. Salt
kahramanlık duyguları ile bakıldığında, İstanbul'un fethinde sergilenen
kahramanlıktan çok daha büyük kahramanlıkların sergilendiği tarihi
hadiselere meydana gelmiştir. Kutalmış'ın Pasinler de Bizans ordusunu
perişan etmesi, Kılıç Arslan'ın 600 bin haçlı ordusunu, 20 bin kişilik
ordusu ile perişan etmesi ve haçlı ordusunu 50 bin kişiye indirmesi,
Yıldırım Bayezid'in Niğbolu'da sergilediği kahramanlıklar, İstanbul'un
fethinde elde edilen zaferden aşağı kalır değildir. İşte burada
üzerine durulması gereken husus Fetih ile Sultan Mehmed'in, Sultan
Mehmed ile de fethin mana kazanmasıdır. Sultan Mehmed İstanbul'u
fethederek, batıyı Hıristiyan karanlığından kurtarmıştır. İstanbul'u
Sultan Mehmed'in yerine Yıldırım Bayezid fethetmiş olsaydı, Batı
Hıristiyan taassubundan kurtulabilir miydi? Batı bilimsel aydınlanmayı
gerçekleştirebilir miydi? Bu sorulara cevap vermek oldukça zordur.
Dipnot: 1. İlber Ortaylı, a.g.e. Sayfa; 65 2. Ebû Dâvud, Harâc 25, (3021, 3022) 3. Yılmaz Öztuna, a.g.e. cilt 2, sh. 449 4. İlber Ortaylı, a.g.e. Sayfa; 66 5. Yılmaz Öztuna, a.g.e. cilt 2, sh. 456
|