30/9/2006 - Bir ağaç kesersek ne olur!
Salih Şeref DURAN
“Tabiattan
yemyeşil bir perde, harika bir tablo… Rengârenk yapraklar; rüzgârın her
dokunuşuyla, tefekkür etmenin neşvesiyle kendinden geçen bir âlim gibi
coşuyor. Ağaçların dallarında kuşlar cıvıldıyor, ormanın kenarındaki
yaşlı çınar ihtişamıyla göz dolduruyor ve âdeta ormana gözcülük ediyor.
İnsanlar başlarını kaldırdıklarında, içleri huzurla doluyor. Kâinat
kitabının bitkiler sahifesinden şirin bir orman, neşe kaynağı oluyor
insanlara ve ev sahipliği ediyor onca canlıya. Perde değişiyor!
Ağaçların yerini beton yığınları doldurmuş. Bacalardan yükselen kesif
bir duman, şehrin havasını esir almış âdeta. Ağaçlarda, hayatta kalma
mücadelesi veren boynu bükük birkaç kuş şarkı söylemez olmuş. İnsanlar
öksürüyor ve mutsuz.” Siz bu iki tablodan hangisinde yer almak
isterdiniz? * Arabamızdaki bir depo benzinle, milyonlarca yıllık bir birikimi yaktığımızı biliyor muyuz? * Tabiatta yaptığımız tahriplerle, aslında Dünya’da hayatın can damarlarını kestiğimizin farkında mıyız?
Bir başkasından beklemeden tabiata sahip çıkmalıyız; çünkü “Bir ağaç daha kessek ne olur?” diyerek
bizden sonraki nesillerin geleceğini tüketiyoruz. Eskimeden
değiştirdiğimiz divanlar, doldurmadan attığımız defterler vs. için her
yıl kaç ağaç kesildiğinin farkında mıyız? Hattâ otomobilimizle gereksiz
yere gezerken bile depomuzda tabiatı harcadığımızın ne kadar
farkındayız? Bütün bunların farkında olsak, yine de acımasızca tüketir
miydik dünyamızın güzellik ve zenginliklerini?
Otomobilleriyle
yolculuk yapan Massachusetts Üniversitesi’nden bir grup araştırmacının
aklına, arabaların yaktığı benzinin kaynağının ne olduğu sorusu gelir.
Ve bu araştırmacılar, çok eski zamanlarda yaşamış fitoplânktonların
(fotosentez yapan tek hücreli deniz canlıları) petrol aşamasına kadarki
serüvenlerini incelerler.
Ölen plânktonların sadece % 2’si
okyanus dibine çökerek, binlerce metre kalınlığındaki tortul malzemenin
içinde gömülü kalır. Bu ölü plânkton kitlesi belli bir sıcaklık ve
yüksek basınç altında % 75 nispetinde ham petrole dönüştürülür.
Yoğunluğu suyun yoğunluğuna göre daha az olduğu için (0,8), bu petrol
stokunun az bir bölümü yer kabuğunda yukarıya doğru göç ettirilir.
Bugün bu müthiş enerji kaynağının tahminen % 25’i çıkarılıp
işlenebilmiştir.
Fireler dikkate alınarak bu safhaların tahminî
hesapları yapıldığında şu şaşırtıcı netice ortaya çıkmıştır: 16
hektarlık (160.000 metrekarelik) bir arazinin toplam buğday üretimine
eşit 90 tonluk fitoplânkton kütlesinden, yaklaşık dört litre benzin
elde edilmektedir. Ayrıca gezegenimizde 400 yıl boyunca yetişen
bitkilerin tamamı, bir yılda tüketilen petrolü karşılayamamaktadır.
Müthiş denge Dev
ekosistemler yumağı olan dünyamızın gidişatını anlamak maksadıyla
yapılan deneylerden biri, ‘Biyoküre 2’ deneyidir. Yerküremizin yapısına
benzer, kapalı ve kendine yeterli bir sistemde işleyen süreçleri
gözlemek için dev bir serada gerçekleştirilen bu deneyden çarpıcı
neticeler elde edildi. Bunlardan birisi karbondioksit değerindeki
artışın, tahmini imkânsız tahribatıdır. Egzoz dumanlarından, kömürden
çıkan karbondioksite; oradan da fabrika bacalarının püskürttüğü zehirli
gazlara kadar, birçok menfî unsur sağlığımıza zarar vermektedir.
‘Biyoküre 2’ deneyinde ortaya konan verilere göre, gelecekte
karbondioksit yoğunluğu şu anki değerinin iki katına çıkabilir.
Bitkilerin fotosentez (ışık enerjisi kullanılarak besin ve oksijen
üretimi) yapabilmesi için gerekli olan karbondioksit miktarındaki
hassas ölçüden sapma, yerkürede iklim değişikliklerine yol açmaktadır.
Okyanusları inceleyen kötümser bilim adamları, iklim değişiminin
neticelerini anlamaya vakit bulamadan bazı şeylerin kontrolden
çıkabileceği ikazını yapmaktadırlar. Bu araştırmacılara göre atmosfere
bırakılan karbondioksit miktarındaki artışın sürmesi hâlinde, yüzey
sularının (denizler, göller, akarsular) son 300 milyon yılda olduğundan
daha asidik hâle gelmesi, okyanuslar başta olmak üzere bütün sularda
yaşayan canlılara tahminlerin ötesinde zarar verebilir. Bu risk
tahmini, okyanusların biyolojik veriminin 1980’li yıllardan bu yana % 6
azaldığını gösteren bir başka raporla da örtüşmektedir.
Havadaki karbondioksit miktarıyla okyanuslar arasındaki münasebet Atmosferdeki
gazlar, suyla reaksiyona girme özelliğinde yaratılmıştır. Bu durum
sudaki hayatın devamı için gereklidir. Atmosferde artan karbondioksitin
giderek daha fazlası deniz suyuyla reaksiyona girmekte, bikarbonat ve
hidrojen iyonlarının üretilmesine yol açmaktadır. Neticede yüzey
sularının asitlilik derecesi yükselmektedir. Okyanusların ortalama
asitlik derecesi son buzul çağının ertesinde (yaklaşık 10.000 yıl önce)
8,3 olarak hesaplanmıştır. Bu değer endüstri çağının başlamasından
hemen önce 8,2 olarak ölçülmüştür. Günümüzdeyse bu değer 8,1
seviyesindedir. Bir senaryoya göre ekonomik büyümeye paralel olarak
atmosfere bırakılan karbondioksit miktarı sürekli artacak ve kömür,
petrol gibi fosil yakıtların tükenmesiyle azalmaya başlayacaktır. Şâyet
kıyamet kopmazsa, atmosferdeki karbondioksit miktarı 2300 yılına
gelindiğinde, milyonda 1900 (1900 ppm) ile tepe noktasına, yani
günümüzdeki değerin beş katına ulaşacaktır. Okyanuslar atmosferdeki
karbondioksitin bir kısmını emecekleri için, yüzey sularının pH
değerinin 7,4’e düşeceği ve yüzlerce yıl bu düşük değerde kalacağı
düşünülmektedir. Gerçi geçmiş 300 milyon yıl içerisinde atmosferdeki
karbondioksit oranının birçok kez 2.000 ppm seviyesi üzerine çıktığı
biliniyor. Ama bu miktarlarda bile, okyanus yüzey sularının pH değeri
7,5’in altına düşmemiştir. Peki, bu durumu ne engellemiş olabilir?
Büyük ihtimalle bir tampon görevi yapacak şekilde yaratılmış deniz
tabanındaki karbonat kayaları okyanus suyunun asitliliğinin
dengelenmesinde rol oynamıştır. Yaklaşık 10.000 yıllık bir zaman
diliminde gerçekleştirilen bu dengeleme hâdisesi, jeolojik safhalarla
okyanusa bırakılan asidi nötralize etmek için yeterlidir. Ancak,
insanoğlunun faaliyetleri veya asteroit çarpması gibi tabiî
felaketlerin yol açtığı hızlı değişimleri gidermek için bu kısa zaman
diliminin yeterli olmadığı düşünülmektedir. Asitlik nispetinde
görülecek böylesine ciddi bir değişmenin, okyanustaki canlılar üzerinde
ne gibi tesirlere yol açabileceği henüz tam olarak bilinmemektedir.
ABD’nin Lawrence Livermore Millî Lâboratuvarı ’ndan iklim uzmanı Ken Caldeira , mevcut durumu; “Okyanusların
kimyasını değiştiriyoruz ve bu değişik kimyanın neye yol açacağını
bilmiyoruz.” şeklinde özetlemektedir. Evet, “Her şeyin sanatında
nihayetsiz derecede intizam bulunması gösterir ki; nihayetsiz bir
hikmet ile iş görülüyor.”
Asitli suların karbonatı çözme
özelliği olduğundan, mercanlar ve bazı alg türleri gibi kalsiyum
karbonat yapılı kabuklara veya dış iskeletlere sahip canlılar, bundan
en fazla zarar görebilecek canlılardır. ‘Biyoküre 2’ deneyiyle oldukça
önemli seviyelere (günümüzdeki değerin iki katı seviyesine ulaşacak
karbondioksitin) çıkacağı tahmin edilen karbondioksit miktarından bu
canlıların ne ölçüde zarar görebileceği hususu hesaplanmış ve bu tür
hayvanlarda kalsiyum karbonat oluşumunun % 40 oranında azalacağı tahmin
edilmiştir. Su ekosistemlerinde hayatî vazifeler verilen bu canlıları
yıkıma götürecek bu değişme, besin zincirindeki dengeleri de alt üst
edebilir.
Konu ile alakalı resim için tıklayınız.
Gündüzlerimizin
sönmeyen lâmbası Güneş’imiz, gecelerimizin kandili Ay ve yıldızlar, her
köşe başında paha biçilmez süslemelerle bezenmiş bu yeryüzü bizlere
hibe edilmiş. Kur’ân-ı Kerîm’de yeryüzü tarif edilirken, mâsûm bebekler
gibi korunup-kollanacağımız, beslenip, rahat edeceğimiz bir beşiğe1
benzetilir. Başka bir yerde sanat, servet, zevk ve itibarımızın sembolü
halıyla2 kıyas edilir. Kadirşinaslığın gereği; Mülk Sahibi’ni tanıma,
dünya sarayının diğer sakinlerini sevme, sayma ve emanete zarar
vermeden huzurlu bir yaşama olmalıdır.
Tabiatla iç içe
yaşamayı, sabah otomobil homurtuları yerine kuş cıvıltılarıyla
uyanmayı, bir ağaca azim ve disiplinle tırmanan karınca sürüsünü görüp
aşka-şevke gelmeyi kim istemez ki! Peki, ama güzelim dünyamızı, hem de
kendi ellerimizle neden yaşanması zor hâle getiriyoruz?
Bildiğimiz
bir şey var ki, kâinatı dâima evirip çeviren Sonsuz Kudret, kâinatta
geçerli kanunlara riayet konusunda insanları ayırt etmez. Bu itibarla,
bir aile olan insanlık, çevreye ve tekvinî kanunlara ancak topyekün
saygı gösterdiği taktirde yerküre çapındaki büyük felâketlerden kendini
koruma yolunda fiilî bir dua yapmış olur.
|